Telve
Telve Telve Blog
Blog 11 Şubat 2026

Günlük tutmak

 

Günlük Tutmak Üzerine

Günlük tutmak, aslında bir masanın üzerine eğilip kendi sesini kâğıttan geri çağırma ritüeli. İnsan, kendine konuştuğu dakikaları çoğu zaman fark etmez; düşünceler zihnin içinde ıslak bir tebeşir gibi kayar. Ama bir günlüğün sayfası, o tebeşiri sabitler. Kendini duymak için kendi sesini dışarı çıkarmak gerekir. Bazen bir cümlenin sonunda insan, ne düşündüğünü ilk kez öğrenir. Yazmak, bilinenleri tekrar etmek değil, çoğu zaman bilinmeyenleri keşfetmektir.

Ama işin tuhafı şu ki: Günlük tutarken insan kendine karşı en dürüst, en çıplak hâlini bulduğunu sanır… ta ki bir sonraki cümlede kendine ufak bir yalan söylediğini fark edene kadar. Çünkü insanın kendisinden gizledikleri, bir başkasından gizlediklerinden her zaman daha çoktur. İşte günlük bu yüzden kıymetli: O küçük yalanları bile görünür hale getirir. Birkaç sayfa sonra, “Bu cümle biraz kaçamak olmuş,” dersin. Ve tam o anda, günlük en büyük işlevini yerine getirir: Kendi sisini dağıtmak.

Bazen de tam tersi olur. Kâğıt seni zorlar. Yazarken bir anda, hiç aklında yokken, başka bir konuya atlar zihnin. Bir sokak lambasının altında gördüğün bir yüz; yıllar önce duyduğun bir şarkının gölgesi; bir sabah kahveni karıştırırken hissettiğin ama anlamlandıramadığın burukluk… Sanki günlük, senin yerine hatırlamaya karar verir. Düşünceler kendi sırasını kendisi seçer. Ve o anda anlarsın: Yazmak bir kayıt değil, bir keşiftir.

Günlük tutmanın bir diğer garip tarafı da zamanla oynama gücüdür. Bugünün senini yarına, yarının seni geçmişe gönderir. Bir üç ay sonra, o gün yazdıklarını tekrar okuduğunda, geçmişteki hâlinle tuhaf bir konuşma başlatırsın. “Ne kadar takmışım bu olaya,” dersin. “Bak, şimdi olsa böyle hissetmezdim.” Ya da tam tersi: “Keşke hâlâ böyle hissedebilsem.” Günlük, zamanın içinde kıvrılan bir tünel açar; insana hem geçmişi hem de kendini yeniden okuma fırsatı verir.

Ve bir gün —ki hep olur— sayfayı açarsın ama yazacak hiçbir şey bulamazsın. O an insan zanneder ki hayat durulmuştur. Oysa kalbin sadece yorulmuştur. Yazı, insanın içinde kıpırdayan şeylerin dışarıya hafifçe sızmasıdır; bir gün sessiz kaldığında, bu çoğu zaman fırtına öncesi sakinliktir. Birkaç gün sonra aynı sayfaya bambaşka bir yoğunlukla geri dönersin. Günlük, insanın ruhundaki gelgitlerin kaydıdır; iniş çıkışları, duraklamaları, taşmaları… Hepsini saklar.

Belki de en güzel yanı budur: Günlük, kimsenin bilmediği bir bahçedir. İçine neyi gömersin, neyi büyütürsün, kimse karışamaz. Kendi karanlığını koyarsın, kendi ışığını da. Ve bazen… bir cümle, sadece bir cümle, insanın içini yıllardır susturduğu bir duygudan kurtarır. Bir yerlerde hep gizli duran o “vay be, bu taraftan hiç bakmamıştım” hissi tam da burada çıkar ortaya.

Kısacası, günlük tutmak insanın kendine attığı en uzun mektuptur. Göndereni de alıcısı da aynı kişidir. Ama mektuplar zamanla değişir; insan değiştiği için. Ve belki de bu yüzden her sayfa, insanın kendi hikâyesine attığı küçük bir imza gibidir: Bugün de buradaydım. Bugün de kendimi duydum. Bugün de unutmamak istedim.